Son açıklanan büyüme rakamları, Türkiye ekonomisinin yüksek bir ivme yakaladığını göstermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, Türkiye ekonomisi Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) bazında 2011 yılının ilk çeyreğinde, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 11 oranında büyümüştür. Bu büyüme oranı, piyasa beklentilerinin üzerinde gerçekleşmiştir.
Söz konusu büyümede özellikle imalat ve inşaat sektörü ile özel tüketim harcamalarının belirleyici olduğu görülmektedir. Türkiye, bu büyüme hızıyla aynı dönemde yüzde 9,7 oranında büyüyen Çin’i geride bırakarak dünya sıralamasında ilk sıraya yerleşmiştir. 2008 yılında ABD’de başlayan ve küresel ölçekte etkisini sürdüren finansal kriz, hâlen birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeyi zorlamaya devam ederken, Türkiye’nin yakaladığı bu büyüme performansı son derece anlamlıdır.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu büyüme sürdürülebilir midir? Elbette önemli olan, büyümenin süreklilik kazanmasıdır. Bu noktada, büyümeyle birlikte ortaya çıkan dış ticaret açığı ve cari açık, ciddi bir tehdit unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mayıs ayı dış ticaret verileri incelendiğinde, ithalatın yüzde 42,6 oranında arttığı, buna karşın ihracat artışının yalnızca yüzde 11,7 seviyesinde kaldığı görülmektedir. Bu tablo sonucunda dış ticaret açığı 10 milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu durum, ekonomik açıdan endişe vericidir. Doğal olarak hükümet, ithalatı azaltmaya yönelik birtakım tedbirler alacaktır; ancak bu önlemler tek başına yeterli değildir.
Asıl önemli olan, uzun vadede yapısal dönüşümün sağlanabilmesidir. Bunun yolu ise katma değeri yüksek ürünlerin üretilmesinden geçmektedir. Bu noktada tarihsel bir örneğe değinmek yerinde olacaktır. Yaklaşık 30–40 yıl önce otomobil üretmek büyük bir başarı olarak görülürken, bugün birçok gelişmiş ülkenin kendi ülkesinde otomobil üretmekten kaçındığı gözlemlenmektedir. Bunun temel nedeni, otomobil üretiminin artık geçmiş dönemlerde sağladığı katma değeri sunmamasıdır.
Bu durum, uluslararası pazarlamada sıkça vurgulanan ürün yaşam eğrisi kavramı ile de örtüşmektedir. Teknolojik ürünler ilk aşamada araştırma ve geliştirmeye önem veren gelişmiş ülkelerde üretilir ve bu pazarlarda sunulur (örneğin ABD). Daha sonra yine gelir seviyesi yüksek pazarlara (örneğin Avrupa) yayılır. Zamanla üretim gelişmekte olan ülkelere kayar ve fiyatlar en alt seviyeye iner. Bu aşamada teknolojiyi geliştiren ülkeler üretimi kendi topraklarında sürdürmez; daha düşük maliyetli ülkelerde üretim yaptırarak ihtiyaçlarını karşılar. Ancak sürücüsüz otomobil gibi yeni nesil teknolojilerin, hâlen yüksek katma değer sağlayan ürünler olduğu açıktır.
Dolayısıyla yapılması gereken; teknolojik ve katma değeri yüksek ürünler üretebilmenin yollarını aramak ve bu alanlara odaklanmaktır. Bilgisayar teknolojileri, gen teknolojisi, bor madeni başta olmak üzere yer altı kaynaklarının işlenerek uç ürünlere dönüştürülmesi gibi alanlarda yoğun destekler sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki Finlandiya, Nokia markası sayesinde uzun yıllar halkına ciddi bir refah seviyesi sunabilmiştir.
Katma değeri yüksek üretim konusunda hâlihazırda çeşitli teşvikler bulunmaktadır. Ancak, belirli stratejik alanlar seçilerek bu alanlara daha yoğun ve odaklı destekler verilmesi, ülke ekonomisi açısından çok daha verimli sonuçlar doğuracaktır.
Doç. Dr. Kenan AYDIN
GÜSİAD Genel Başkanı